Sevgililer Günü denen şeyin bugünüm üzerindeki tek etkisi, minibüs şoförü ile bayan yolcu arasında yaşanan tatlı tartışma oldu. Şoför ağabey, “40 yıldır Sevgililer Günü mü var?”, “Avrupalı’lardan alınıp duruyor..” şeklinde iddialarda bulunurken; bayan, “40 yıldır var o, ama erkeklerin işine gelmiyor”, “Burası Türkiye, biz de her zaman Türk’üz. ‘Sevgililer Günü’ Türkçe değil mi? Hıh!” şeklinde tepkiliydi. Öyle ki, “Siz bir gün önünüze yemek konulmasa tencere tekmeliyorsunuz, biz bir gün karanfil istiyoruz zorunuza gidiyor..” seviyelerine kadar geldi konu. Minibüsteki tüm bayanlar “Yürü bee!” modundaydı tabi ki. Erkekler durum hakkında yorum yaparak güldüler. Sonuç: Ortamda insanların havalar hakkında muhabbet etmesi için gerekli asgari samimiyet oluştu.
Başka bir tarafta da, dolmuş şoförü ile öndeki cipten inen iki kişi çeşitli sevgi sözcükleri sarf ederek birbirlerini tekmeledi; ama onun, bu yazının tarihinin 14 Şubat olmasıyla pek alakalı olduğunu sanmıyorum. Bunun etkisi neydi? Kaçırkeyif bir halde, kulağımda Feist şarkıları eşliğinde, şekerlemeye dalmışken uyandırdılar, üstelik henüz gelmemiştik! Terbiyesizlik lan.. Lan mı? Canım sağ olsun(!).
Ek olarak, Picasso Sergisi’nde “tükenmez kalem yasak!” deyip, not almamı engellemeye çalışan güvenlik görevlilerine sinir oldum. İlla ki benim de, çoğu ziyaretçi gibi, “Haaa.. Anlamadım?!” deyip çıkmam gerekiyordu sanırım.
Şimdi, kimine göre bu yazdığım ‘blog’, öncekiler değil; kimine göre tam tersi. Bana göre: Yeniden-eskiye kronolojik olarak sıralanmış, ana amacı ticari çıkar olmayan tüm yazılar.















